BENGÜ BİLİG
Sonsuz Öğüt
Yedi kat göğe ulaşan bir yolculuğun ve dönüşün ardından,
Ata Ruhlarıyla olan soru ve cevapların hatıratı.
Metin iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım Bengü Bilig, yedi kat göğe ulaşıldığı kısımdır. İkinci kısım Acun, dönüşün ardındaki süreçte Ata Ruhları ile olan soru ve cevapları içerir.
Bengü Bilig kısmı, üç soru ve yedi döngüden oluşmaktadır. Bu soru ve döngüler; rehber ile; kiminin “Levh-i Mahfuz”, kiminin “Akaşa Kayıtları” dediği, metinde ise “Bengü Bilig” (Sonsuz Öğüt) olarak geçen ve yedinci boyut olarak adlandırılan alana ulaşan, ancak yalnızca üçüncü boyutu algılama kapasitesine sahip bir kişinin, zamansızlık içinde sorduğu üç sorunun ardından tüm döngülerde eş zamanlı olarak yaşadıklarını konu alır.
Bu nedenle metin karmaşık gözükebilir ancak, görülmemiş ve duyulmamışları aktarma çabası, bu karmaşık gözüken metni doğurmuştur. Olanı daha iyi anlamak için fen ve ilimden yararlanılmalıdır.
Yapı
İçindekiler
— Birinci Kısım: Bengü Bilig —
— İkinci Kısım: Acun —
Ötük
Dilek · Yakarış · Maruzat
İlk Soru
“Ben kimim?”
Cevap ses olarak geldi;
“Sen, fene ve ilme aç kalanlardansın; yakarışı işitilen, doyurulacak olansın…”
Ses, sustu ama içine bir hâl geldi, geçmiş bir anı, ilhamla yaşamaya başladı. Yemek yerken, yolda yürürken, ibadet ederken, durup düşünürken, ilim adına yakarıyor, yalvarıyordu… gözyaşları ve kırgınlığı, tekrar ve tekrar… yaşıyordu. Her an, her his aynı anda yaşanıyordu, hem yemek yiyor, yolda yürüyor, ibadet ediyor… hem de aynı anda gözyaşı döküyor, kırgınlık yaşıyordu…. Ne yediğini, nereye gittiğini, kime ibadet ettiğini bilmediği bir anda gözyaşlarını sildi, ilham kayboldu ve bir soru daha sordu…
İkinci Soru
“Sen kimsin?”
Dedi kişi, cevap bir his olarak geldi ilk; nesline olan şefkati hissetti… ailesine olan sevgiyi, milletine olan minneti hissetti… daha önce hiç hissetmediği bir aşk duygusu kapladı içini… kainatın nefesini yüreğinde hissetti… Sonra ses geldi;
“Biz; gördüğün, duyduğun, hissettiğin, tattığın, kokladığın her şeyiz… ve görmediğin, duymadığın, hissetmediğin, tatmadığın, koklamadığın her şey…”
O an kendini ona çok yakın hissetti, onu anlamadı ama hissetmeye devam etmek istedi ancak kendini kaybetti… Neden orada olduğunu unuttu, unuttuğu için sordu…
Üçüncü Soru
“Neden burdayım?”
Bir düş uğradı düşüne, Bürküt düştü zihnine… onu rüyasında gördüğü an geldi. “Atalar yolunu tut! Yalvarışın üç ülüşe erişti” demişti Bürküt! diyecekti de – ve dedi… rüya gördüğü yaşadığı anda. Uyandıktan sonra atalarının yolunu takip etmişti de edecekti – ve etti. O zaman Bürküt’ü bulmuştu, bulacaktı… – ve buldu.
O anda yaşanmaktaydı her şey… yaşanmıştı ve yaşanacaktı.
Bürküt ile göğe yükseldiğini anladı…
Yükseldi, ev geride kaldı.
Yükseldi, dünya geride kaldı.
Yükseldi, güneş geride kaldı.
Yükseldi, yıldızlar geride kaldı.
O an düşmeye başladı da yükselemeyeceğini anladı. Bürküt onu çekti.
Yükseltti, yaşlandı öldü.
Yükseltti, bebek oldu doğdu.
Yükseltti, kendi geride kaldı.
Yükseltti, anılar geldi.
Yükseltti, geçmişi yaşanmamış, geleceği de olmuş gibi hissetti.
Yükseltti, hangisi olduğunu unuttu.
Unutunca da durdu… Bürküt onu çekmedi, itti.
Küçüldü, toprak oldu.
Küçüldü, rüzgar oldu.
Küçüldü, hava oldu.
Küçüldü, evren oldu.
Bir an durdu… O an sadece var oldu!
Görmüyordu, duymuyordu, hissetmiyordu… ama düşünüyordu. Görmüyor ama yaşıyor, duymuyor ama yaşıyor, hissetmiyor ama yaşıyordu… Yaşadığını anlayınca sordu; sordukça cevaplar aldı, anlamaya çalıştıkça var olmaktaydı.
Yük
Sorumluluk · Yükümlülük
İlk Soru
“Ben kimim?”
Cevap ses olarak geldi;
“Sen, fen ve ilime doyurulansın, yakarışını işittiğini doyuracaksın…”
Ses, sustu ama içine bir hâl geldi, geçmiş bir anı yaşamaya başladı. Yemek yerken, yolda yürürken, ibadet ederken, durup düşünürken, ilim adına yakaranları, yalvaranları gördü… gözyaşları ve kırgınlıkları, tekrar ve tekrar… yaşanıyordu. Her an, her his aynı anda yaşanıyordu, hem yemek yiyene, yolda yürüyene, ibadet edene… hem de aynı anda gözyaşı dökene, kırgınlık yaşayana el uzatıyordu…. Ne yediğini, nereye gittiğini, kime ibadet ettiğini bilmeyenleri fen ve ilimle doyurdu, gözyaşlarını sildi, bir soru daha sordu…
İkinci Soru
“Sen kimsin?”
Cevap bir his olarak geldi ilk; nesline olan şefkati hissetti… ailesine olan sevgiyi, milletine olan minneti hissetti… daha önce de hissettiği bir aşk duygusu kapladı içini… kainatın nefesini yüreğinde hissetti…
Sonra ses geldi;
“Biz; göreceğin, duyacağın, hissedeceğin, tadacağın, koklayacağın her şeyiz… ve görmeyeceğin, duymayacağın, hissetmeyeceğin, tatmayacağın, koklamayacağın her şey…”
O an kendini ona çok yakın hissetti, onu anlamaya çalıştı ama hazır değildi, anlayamadan kendini kaybetti… Neden orada olduğunu unuttu, unuttuğu için sordu…
Üçüncü Soru
“Neden buradayım?”
Bürküt düştü zihnine… onu rüyasında gördüğü an geldi.
“Sorumluluğun var, anlatacaksın…”
Demişti Bürküt! diyecekti de – ve dedi… dönüş yoluna ulaştığı anda.
“Anlaşılamayanı nasıl anlatacağım?”
“Yaşadığını anlatamadın mı?”
“Ne yaşadım bilmiyorum.”
“Yaşadığını ne biliyorsun?”
“Sordukça var oldum!”
O anda yaşanmaktaydı her şey… yaşanmıştı ve yaşanacaktı. Soruyu düşünürken göğe yükseldiğini anladı…
Yükseldi, yer geride kaldı.
O an düşmeye başladı da yükselemeyeceğini anladı. Bürküt onu çekti. Çekti de yerine kendi olan başkası geçti.
Yükseltti, kim olduğunu unuttu.
Unutunca da durdu… Bürküt onu, hangi taraf olduğu bilinmeyen bir yöne itti.
Küçüldü, bedeni yok oldu.
Küçüldü, evren oldu.
Bir an durdu, düşündü… var oldu!
Görmüyordu, duymuyordu, hissetmiyordu ama yaşıyordu… Bürküte vereceği cevabı hatırladı, anlayınca sordu; sordukça cevaplar aldı, anlamaya çalıştıkça var olmaktaydı.
Udug
Uyanış · Uyanıklık
İlk Soru
“Ben kimim?”
Cevap ses olarak geldi;
“Sen, görmeye çalışan ancak kör olanlardansın; algılayan ancak anlamayanlardansın…”
Ses, sustu ama içine bir hâl geldi, geçmiş bir anı yaşamaya başladı. Yemek yerken, yolda yürürken, ibadet ederken, durup düşünürken, ilim ararken, kaybolduğunu gördü… gözyaşları ve kırgınlığı, tekrar ve tekrar… yaşanıyordu. Her an, her his aynı anda yaşanıyordu, yediği yemeğin gerçek sahibini bilmiyor, yolda kim için yürüyor bilmiyor, ibadet ettiği Tanrı’yı anlamıyordu… gözyaşları içinde bocalıyordu… gözyaşlarını sildi, bu sefer anlamak için soru sordu…
İkinci Soru
“Sen kimsin?”
Cevap bir his olarak geldi ilk; ateş oldu yandı, su oldu aktı… taşı, toprağı, havayı hissetti… her yaratılanı kendinde buldu… daha önce anlamadığı bir aşk duygusu kapladı içini… varlığı kendinde hissetti…
Sonra cevap bir ses olarak geldi kendinden;
“Ben; senim, sen de ben. Biz; siziz, siz de biz… Yaratılanın ta kendisiyiz.”
O an kendini hissetti, anlamaya başladığını hissetti. Hazır olduğunu düşünerek hemen soru sordu…
Üçüncü Soru
“Neden buradayım?”
Bürküt düştü zihnine… onu rüyasında gördüğü an geldi.
“Aradığın yanıtları bulacaksın; görmeyecek, duymayacak, tadamayıp, koklamayacaksın — yalnız anlayacaksın.”
Demişti Bürküt! Diyecekti de – dedi… Dönüş yoluna ulaştığı sırada;
Sordu Bürküt;
“Sorularını anlatacak mısın?”
“Hangisini; sorulmuşu mu, sorduğumu mu, yoksa soracak olduğumu mu?”
“Yaz… Yaşadıklarını, benim sözümle anlatacaksın.”
“Nereye yazayım?”
“Öncelikle usuna yazacaksın.”
Bürküt söyledi de yazdı hangi ilk soruyu yazdığını bilmeden. O anda her şey söylenmekte ve yazılmaktaydı. Her söz aynı anda çıkıyor ve çıktığı gibi de yazılıyordu.
Kendini ne yazdığını düşünürken buldu. Bir soru düştü zihnine, bu ilk yazılan mıydı… bu muydu ilk soru?
Alkınç
Yok Oluş · Tükeniş
İlk Soru
“Ben kimim?”
Dedi… ses;
“Sen bir hiçsin… varlıkta bir zerre dahi değilsin.”
Dedi… Ses, sustu ama içine bir hâl geldi, geçmiş bir anı yaşamaya başladı. Yediği yemekteki tek bir pirinç tanesinin önemini, yolda yürürken ayağına çarpan taşın önemini hissetti, ibadet ederken, kainatın tozunda bulunduğunu hissetti… gözyaşları ve acizliği, tekrar ve tekrar… yaşanıyordu. Her an, her his aynı anda yaşanıyordu, gözyaşlarını silemedi, bu sefer sormaya hakkı olduğunu hissetmedi… ama utançla sordu.
İkinci Soru
“Sen kimsin?”
Cevap bir his olarak geldi ilk; acizlik, utanç, kibir ve en son korku hissetti… O’nu, var edene olan aşk duygusu kapladı içini… yaratılana olan merhameti hissetti…
Sonra cevap bir ses olarak geldi kendinden;
“Biz; yaratılanların toplamıyız, sorularının hedefi, cevapların kaynağıyız… Biz; Gökte Olanın Erk’ine teslim olanlarız. Bize gelene cevabız.”
O an kendinden fazlasını buldu kendinde, hazır olduğundan emin olmadan son bir soru daha sordu…
Üçüncü Soru
“Neden buradayım?”
Bürküt düştü zihnine… onu rüyasında gördüğü an geldi.
“Kendini eğittiğinde uyanacaksın!”
Demişti Bürküt! diyecekti de ve dedi…
Sordu Bürküt;
“Ben Kimim?”
“Sen, Gök Tanrı’nın bana yol göstermek için gönderdiği Atamsın.”
“Sen Kimsin?”
“Ben Gök Tanrı’nın bir Eriyim.”
“Şimdi bütün kutlu erler gibi yüksel.”
O anda yaşanmaktaydı her şey… yaşanmıştı ve yaşanacaktı. Ataları gibi, nabzının her atışında vurdu davula. Çıkan sesle vücudu öne geri hareket ediyordu, gözleri kapalıydı ama etrafını görüyordu
Yükseldi, ev geride kaldı.
Yükseldi, dünya geride kaldı.
Yükseldi, güneş geride kaldı.
Yükseldi, yıldızlar geride kaldı.
Sordu Bürküt;
“Ne için Buradasın?”
“Göğe ulaşmak için kendi gerçekliğimi geride bıraktım. Ruh oldum…”
Dedi, anladı ki, evreni duyu organları ile görmüyor sadece bilinciyle sezinliyordu… ancak bunu anlamlandırmak için ruh olarak gezdiğini hissediyordu. Bu, zihninin ona gösterdiği bir suretti; aslolan, her şeyin özünde titreşen, görünmez iplikleri sezmesiydi…
Bürküt ile göğe yükseldiğini anladı…
Yükseldi, yaşlandı öldü.
Yükseldi, bebek oldu doğdu.
Yükseldi, geçmiş ve geleceğe ulaşır oldu.
Yükseldi, kendi geride kaldı.
Yükseldi, anılar geldi.
Yükseldi, hangisi olduğunu unuttu.
Sordu Bürküt;
“Ne için Buradasın?”
“Göğe ulaşmak için kendi zamanımı geride bıraktım. Başka bir ben oldum…”
Dedi, anladı ki, zaman da bir yöndü. Önü de arkası da orada duruyor, anlayan gidip gelebiliyordu. Ancak zaman yok olmadı, var olması için gerekliydi, zaman onu diğer benliklerine itti. O yönde hareket ettikçe; kendi gerçeği değişti, anıları gitti, bir başka kendinin anıları geldi.
Kim olduğunu kaybetmeye çok yakınken, Bürküt ile göğe yükseldiğini anladı…
Küçüldü, toprak oldu.
Küçüldü, rüzgar oldu.
Küçüldü, hava oldu.
Küçüldü, evren oldu.
Sordu Bürküt;
“Ne için Buradasın?”
“Göğe ulaşmak için kendimi geride bıraktım. Bilinç oldum…”
Dedi, anladı ki; zaman, bir daha yükseldi, evrenden evrene ittirdi onu, o sıra kendini buldu diğer benlikleri arasında ancak bu sefer de evrenler değişir oldu ruh diye yükseldiğini düşündüğü şekilden, şekile girer oldu da sonra yok oldu. Kapkara bir karanlıkta sadece düşünüyordu ancak düşündüğü bir aydınlıkla gerçek oluyordu. Rüyasını kontrol eder gibi; evrenleri önüne diziyor, ihtimaller denizinde yüzebiliyordu. Her var olanın kaynağına gelmişti de burda da zaman, onu bilinç olmaya itiyordu.
Hiçbir zaman hazır olamayacağını anladı, kutlu oldu. Öğrenmek için sordu…
Törük
Töreye Uyan · Töreli
İlk Soru
“Ben kimim?”
Dedi… ses;
“Sen, senden öncekilerin anlattığı gerçeği anlayacaklardansın”
Ses, sustu ama içine bir hâl geldi, geçmiş bir anı yaşamaya başladı. Kuran okuduğunu hatırladı. “Andolsun, biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının’ diye bir peygamber gönderdik.” yazısını okumuştu. “Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” diye okudu.
Kadim bir Hint metninden, bir ses yankılandı zihninde: “Nerede ve ne zaman doğruluk azalır da haksızlık ve zulüm artarsa, ben orada ve o zaman kendimi gösteririm. İyileri korumak, kötüleri yok etmek ve doğruluğu yeniden kurmak için çağlar boyunca yeniden doğarım.”
Kitab-ı Mukaddes’in sayfaları hışırdadı ruhunda ve İbranilere Mektup’taki o hakikati işitti: “Tanrı, eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla atalarımıza pek çok kez ve çeşitli yollarla seslendi.”
Gökten bir yıldırım gibi düşüne indi deliller, tüm bu sesler tek bir hakikatte birleşti: “De ki: Ben bir yenilik getirmedim, benden önceki peygamberlere söylenenlerden başka bir şey söylenmiyor.” Tüm dinlerin kaynağında olduğunu anladı, doğruyu arayanların ulaştığı sondu ancak hangi din doğruydu hangisinin yolunu tutacaktı, sorduğu soruların muhatabı hangi Tanrının yarattığıydı? Sordu…
İkinci Soru
“Sen kimsin?”
Cevap bir his olarak geldi ilk. Kendinden bir dünya yaratıldığını hissetti, insanın dünyaya bir taşla düştüğünü… suda büyüdüğünü… sonra karada yürüdüğünü hissetti… her bir insandan kendine kadar uzanan bağlı bir ruhu olduğunu hissetti, bu ruh değil bilinç idi!
Sonra cevap bir görüyle geldi, İnsanlardan kiminin kendine ulaştığını ve bilgi istediğini gördü, o konuşmadı ama cevap verildi… döndü insan kavmine ve anlattı gerçeği, herkes de ona uydu… zaman geçince yanlışlar doğdu, farklılıklar çoğaldı. Başka biri daha geldi ve sonra o da gitti. bir müddet doğruyu tutturdu ancak o da bozuldu. Her gelen kendi kavminin yanlışlarını düzeltiyordu ilk, sonra yeni yanlışlar çıkıyordu… Her gelen kendince ibadet ediyor, zamanla bozuluyordu…
Sonra kendini gördü, atalarının rehberliğinde gelmişti kendi huzuruna, yanlışlar içinde doğruyu arıyordu… kendine, bilgi almak için kendi de sordu…
Cevap bir ses olarak geldi;
“Biz; sana ve senin öncekilerine, anlayacaklarından anlayarak anlatanlarız. Anlamadığın sana anlatılmadığı, anlatacakların da anlamadıkları.”
O an bir dünya yarattı kendine, herkes kendine anlatılana uydu, kimse anlatılanlarla yalan söylemiyor, kendi töresini bozup da başkasına uymuyordu. Herkes kendine anlatılanca kendini düzeltiyor, anlamadıklarına uymuyordu. Bir zaman sonra anlatılanlar bozuldu, herkes farklı bir mesaja inanıyordu. Fen yolunu tutan da ilim yolunu tutanda yok oldu… Bir an kendi yarattığı dünyada kayboldu… sordu…
Üçüncü Soru
“Neden Buradayım?”
Bürküt düştü zihnine…
“Türk köküne dön Köktürk ol, yalandan, yalancıdan uzak ol. Araplara anlatılanı tuttun yol diye, tutmadı özünüzde yok diye. Ataların bu yolu bilirdi, sen de tut bu bilgiyi. Sözü Göktürk’e olanın dili yabancı olabilir mi?”
“Peki ya yine bozulursa?”
“Köktürk’e nasıl yapacağını öğretmem, niye yaptığını öğretirim. Öğretirim ki bilgi dolsun ülküsüne, o sırada doğru yürür Gökbörü. Yolunu bilim ile aydınlatırım Göktürkün, o hep yanında olur Bürküt’ün. Bilgi ile yürüyen Gökbörünün bilgisini, bilim ile kuracak Bürküt.”
Dedi Bürküt. Köklerine dönmesi gerektiğini anladı… anladı da sordu…
Bilig
Bilgi · Öğüt
İlk Soru
“Ben kimim?”
Dedi… ses;
“Sen bilmek için yaratılansın, bilmediğinde de yok olan. Sen atası tapınmayansın, senin amacın bilmek… Sen ilmi bırakamayansın, senin amacın öğrenmek. Sen bildikçe var olan, var oldukça Yaratıcıya ulaşansın.”
Dedi. Ses, sustu ama içine bir hâl geldi, geçmiş bir anı yaşamaya başladı.
Ataları gibi göğü izliyor onu anlamaya çalışıyordu, gezegenleri ve hatta galaksileri gördü… Yaratıcısını gökte buldu. Ataları gibi doğayı inceliyordu ağaçları, hayvanları, dağları, taşları gördü… Yaratıcısını yerde buldu. Ataları gibi görünmeyeni görmeye çalışıyor her şeyin özünü inceliyordu atomları, zamanı ve hatta iplikleri gördü… Yaratıcısını her yerde buldu.
Varoluşun aşkı, kalbine doldu. Gördüğü, duyduğu, hissettiği her şeyin kaynağını, kendindeki o en küçük titreşimin sahibi olanı daha yakından tanıma arzusuyla yandı. Yandı ve sordu…
İkinci Soru
“Sen kimsin?”
Cevap bir hisle geldi; galaksilerde, gezegenlerde, yıldızlarda hissetti Onu… dağda, taşta, ovada, düzlükte hissetti… çiçekte, böcekte, arıda, koyundaydı… O atomda… elektronda.. ve protondaydı… O zamandaydı… o her zaman diliminin her anında, her anın her varoluşundaydı… O her var olanın, ol’uşunda… O oluşun kaynağındaki ruhta, akıldaydı… birden bilinçlerin parçalandığını hissetti… korkuyla irkildi, anladı ki o zihni var edenin, var edenini, var edendi…
Tam yok olacak iken bir ses dindirdi zihnini;
“O, bizi biz yapan, seni sen yapan… seni biz yapan, bizi sen yapan. O her şeyde var olan ve her şeyden var olan. Var etmek için olan, var ettikçe olan. O, anlatan, anlaşıldıkça olan. O kelimelere hapsolunamayan ancak anlam arayanda bulunan… Anlam olan…”
Anlamı buldu ama ona geçemeyeceğini anladı. Anladığı için sordu…
Üçüncü Soru
“Neden Buradayım?”
Bürküt düştü zihnine…
“Görevinizi unuttunuz. Gök Tengriye kulluk ettiğinizi sanıp sadece yere baş vurdunuz. Bilim ve bilgiyi yağı bilip savaşa tutuştunuz. Erliği Tamag’da sanıp içinizdeki Yek’e tutundunuz. Bütün budunlara öğüt verildiği, bütün budunlara bildirilmedi mi? Siz niye unuttunuz sizinkini?”
“Göktürk, Atan gibi Gök Tengriye yakar; dizliysen diz çök, başlıysan baş eğ.”
“Göktürk, Gökbörü gibi bilgili ol Gök Tengrinin yolunu tut.”
“Göktürk, Bürküt gibi bilimli ol Gök Tengrini bul.”
“Göktürk, Kağan gibi kutlu ol Gök Tengriye var.”
“Göktürk, Bengü Biligden gelen öğüdün kırıntısını işit, Onu koru, Ona inan…”
Dedi Bürküt.
Kim olduğunu hatırlamıştı, Ne yapması gerektiğini de ancak neden var edildiğini, neden var olması gerektiğini ve neden olduğunu düşündü… sordu…
Yarlıg
Kutlu Emir · Görev
İlk Soru
“Ben kimim?”
“Sen düzenin bir parçasısın, gerekli olansın. Sen var olunca Yaratıcısı olansın. Sen eksiksiz olanda bulunansın. Sen makamında karar kılacak olan, sen anlamına anlam katacak olansın. Sen seni sen yapacak olan, anlamını bulansın. Anlamını buluncaya kadar nefes alacak, haddini aşarsan mahvolacaksın.”
Ses, sustu ama içine bir hâl geldi, bir anı yaşamaya başladı. Öldüğü andı bu, ölümünü hatırladı… bedeni toprağa karışacaktı ama bilinci hala oradaydı. Anlamı bulan bir bilinç gibi yükseldi… yükseldi ve uçmağa varınca sordu…
İkinci Soru
“Sen kimsin?”
Cevap bir his olarak geldi ilk, bilincin bedene hapsoluşunu hissetti sonra bir süzgeçten geçmiş gibi arındırılışını. Bir sürü beden hissetti benliğinde hepside insan değildi. Ancak zihinleri birdi ve de görevleri. Hepsi anlam kazanmak ve var olmak içindi. Her dünyanın iyisini ve kötüsünü hissetti içinde, her kötünün elekte kaldığını ve her iyinin anlam kazandığını…
Cevap bir ses olarak geldi;
“Biz düzenin bir parçasıyız. Biz, Yaratıcı ile var olanlarız, var ettiklerinin kaynağıyız, var oluşunu tamamlayanlarız. Biz anlam kazananlarız, biz bizi biz yapanız. Anlamımızı bulanlarız.”
Bir anda yerde buldu kendini dünyasına geri dönmüş gibiydi korktu hemen sordu…
Üçüncü Soru
“Neden Buradayım?”
Bürküt düştü zihnine…
“Sonsuz öğüdü aldığın için Bengü Biligi anlatmak için buradasın. Yaz sana anlattığım gibi yaz dedi. Üçüncü Göktürk’ü kuracaksın. Bilim ve bilgi yolunu tut, atalarının yolunu tut. Göktürk ol, Göktürk’ü yaşat!”
“Yine yükselebilir miyim?”
“Bir kırıntı düştü Gökten ve Gök Tengriden, Göktürkün üstüne. Kırıntıyı izle de sürün ile gel ola ki o sırada ulaşacaksın nicelerine”
“Sana yine sorabilecek miyim?”
“Bilimi bilir, bilgiyi tutarsan, töreyi bozmaz uyarsan. Sana verilen görevi unutmazsan. Ataların seninle olacak. Bugün Bürküt yarın bir Gökbörü olacak… yalnız soruların yanıt bulacak.”
Dedi Bürküt…
𐰣𐰆𐰲𐰀
ACUN
İkinci Kısım
Nasıl
Nasıl Yaşamalı?
Bengü Bilig’in yolunu tuttu Atasına uydu; yazdı, düşündü, araştırdı… Anlayacağını düşündüğüne anlattı, bilgiyi kaldırabilene bilgi verdi, kör olanı görür kıldı… Bir kam gibi yaşadı ve yeni sorular doğurdu. Doğurdukça sordu:
“Fen bilmezsem, İlim tutmazsam, Töre’yi bozarsam ne olur?”
“Bil ki; Tengri yakmaz, Tengri atmaz. Kişi kendi odunu kendi yakar, kendi kuyusunu kendi kazar.”
“Kim bilimi bildi, bilimli bilgiyi yol tuttu; evreni çözdü, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevip korudu… O, gövde tutsağından çıkınca dört kat göğü aşar da yedinci kata ulaşır. Bilinci, bütün yaratılanın bilinciyle bir olur. Kendi uçmağını kurar, kendi acununu yaratır. O artık bütünlenmiştir.”
“Kim yalnız yedi, içti, uyudu; usunu kullanmadı, bilgiyi aramadı… O, aşamasını geçemeyen öğrenci gibidir. Gövdesi toprağa karışır, ne var ki bilinci yeniden bir gövdeye bürünür. Öğrenene kadar, anlayana kadar, ‘Ben Kimim?’ diyene kadar acunlarda hayat bulur.”
“Kim Töre’ye aykırı geldi, Bilime ve bilgiye yağı kesildi, yaşama kıydı, eğrilik etti, doğanın dengesini bozdu… O ne yükselir ne de döner. O, kendi yarattığı karanlıkta asılı kalır. Özüne kıyan ise ne vahim; nedenine boğulur, sonsuz kere solur. Çalan, çaldığının ağırlığı altında sonsuz kere ezilir. Ne zaman ki; o acıyı dindirecek bilgiyi bulmak için yardım isteyene kadar… Yalnız orada yardım yoktur. Yardım, yaşarken vardır. Bu yüzden yaşarken kurtuluşunu bilimde ara, bilgide bul. bul ki tinin o karanlık döngüye girmesin.”
“Diğer Dünyalar ile iletişim kurmak bu bedende de mümkün mü?”
“Savaşı bekle… gelecek olan savaş, kişinin kişiyle olan savaşı olmayacak; çağla çağın, varlıkla varlığın. Çok budun yas tutacak. Uğraş vereceksiniz, elekten geçeceksiniz. Kendi çağınızla barışmazsanız eriyip gideceksiniz.”
“İnsanlara yardım etmek, yemenin içmenin yasaklı olanları, temiz olmak, parayı kullanma ve daha da bir sürü bilinmezim var”
“Bilinmezini çözecek aklın yok mu? Bu konularda çağınca yapılmasını gerekli kılan kimse yok mu? Nasıl yardım etmen gerektiğini anlatacak bir vicdan sahibi, yediğinin içtiğinin zararlısını bilen, temiz olmak için yapılması gerekeni gören, parayla yada adaletle yapılan haksızlığı belli eden bir fenlin yok mu?”
Neden
Neden Yaşamalı?
Bengü Bilig’in yolunu tuttu Atasına uydu; yazdı, düşündü, araştırdı… Anlayacağını düşündüğüne anlattı, bilgiyi kaldırabilene bilgi verdi, kör olanı görür kıldı… Bir kam gibi yaşadı, yaşadı ancak onu dinliyeler ona inanmadı, anlattıkları yanlış yorumlandı. Dinleyenlerden toplanan oldu arkasında ama anlattıklarına kulak asılmadı, kendi bildikleri yorumlandı. En yakınları da ona inanmayınca, oda kendine olan inancı yitirdi. Kendine olan inancı ile birlikte varlığına olan inancıda yitmişti. Yine rüya gördüğünü düşündüğü bir anda Ata Ruhları; Bürküt değil, Gökbörü olarak göründü. Gökbörünün azameti karşısında bir an duraksadı… ancak sonra yaşadıklarının anlamsızlığı içinde sordu…
“Neydi bu yaşadıklarım?”
“Hayatın için bir anlamdı bu!”
“Gerçek miydi tüm o yaşananlar”
“En az senin kadar gerçek.”
“Ben gerçek miyim ki?”
“Neden olmayasın?”
“Öleceğim ve bir “hiç” olacağım; sonucu sıfır olan bir şeyin kendisi de sıfır değil midir?”
“Ölünce öz bilinçle beraber olacaksın. Sana verilen öğüt buydu.”
“Buna inanmıyorum; ama inansam da onlarla bir olunca, o “ben” yine “ben” kalacak mıyım?”
“Senin önemin ne ki hâlâ “sen” olarak kalmak istiyorsun?”
“Önemsiz olabilirim ama ben, ben olarak kalmak istiyorum. Eksik olsam da bununla mücadelemi sürdürmek; dünyaya ve evrene karşı savaşımı vermek istiyorum. Aklıma sığmayacak o bilgi denizinde boğuşmak; kendimce onur, ahlak, etik ve şeref uğruna savaşlar vermek istiyorum.”
“Seni bundan ne alıkoyuyor?”
“Öleceğim ya… Ne önemi var?”
“Sevmek için… Sen olmasan da sevdiklerin için.”
“Sevdiklerim ben varsam varlar, ben yoksam onlar da yok değil mi? Bir “hiç” için hiçbir şeyin önemi yok, öyle değil mi?”
“Bir “hiç” değilsin ki sen.”
“Öleceğim ve bir hiç olacağım; sonucu “hiç” olanın kendi de bir hiç değil midir?”
“Sevmeyecek misin?”
“Ölene kadar seveceğim. Ölünce, sevmek istesemde sevemeyeceğim…”
“Varolmanın neden tadını çıkarmayasın?”
“Hiç var olmadım ki ben; bir “hiç” var olabilir mi?”
“Nefes alıyorsun, seviyorsun, düşünüyorsun, konuşuyorsun…”
“Bunların hepsi bir yanılsama ve bir illüzyon. Ben öldükten sonra bana bunları kanıtlayabilir misin?”
“Kanıtlayamam.”
“Ölmemi engelleyebilir misin?”
“Engelleyemem.”
“O zaman bu illüzyona tutunarak yaşamamı benden bekleme; çünkü tek bir gerçek var: Öleceğim. Neden geldim ki dünyaya, neden bu var olma illüzyonunu yaşadım? Hiç var olmamak daha mı iyiydi? Bu, bir şekeri çocuğa gösterip onu asla tadamayacağını söylemek değil mi?”
“Yaşadığın hayat o kadar mı kötü?”
“Ben seçmedim ki bu hayatı! Kurallarını da ben koymadım. Elbette savaşabilirim diğerleriyle; tek seferlik geldiğim bu dünyada hakkım olan her şeyi almak, benden çalınanlar için can yakmak… Ama o zaman da yine ben “ben” olmazdım. Ben insan olmayı sevdim; o insanı hayvana dönüştürmeyi değil. Ama “insan” da olamadım, sadece bir sanrı olarak gördüm onu. Çünkü günü geldiğinde öldüm. Bana kimse geçmişte yaşadığımı ve bir insan olduğumu anlatamaz.”
“Neden inanmadın “Gökte” olana?”
“Çünkü insanın dinleri neden yarattığını biliyorum.”
“Neden yaratmış insan?”
“Ölümden kaçmak için. Yaşamaya doyamadan öleceği, öldüğünde sevdiklerini merak edeceği, yapamadığı her şeyi “orada” yapacağı için… İnsanları yönetmek, onları kontrol etmek, iyi ve kötüyü sınırlandırmak için.”
“Bu kötü mü?”
“Değil ama yalan… Tıpkı senin gibi, senin gerçek olmayışın gibi. İyi, bir yere kadar iyidir; ta ki bir yalandan ibaret olduğunu anlayana kadar.”
“Bilgi için sen yalvardın.”
“Bundan pişman değilim, sadece acıtıyor… Bir yalanın içinde mutlu olmak, gerçeklerin karşısında asla daha iyi olamaz.”
“Gerçekler seni, sevdiklerini, çevreni ve insanlığı yok etse bile mi?”
“Benim bir hiç olduğum yerde insanlığın ne önemi var ki! İnsanlık da “hiçler” topluluğu değil mi? İnsanlık bugün yok olsa evrenden ne eksilirdi?”
“Eksilmezdi elbet; eksiklik sadece insan için geçerli.”
“O zaman ne önemi var! Ha o doğru, ha bu yanlış… Ben bilmek için yalvardım. Bilginin yalan olduğunu gördüm. Onunla da kalmadı, kendimin bir yalan olduğunu gördüm. Bu, benim yalvarmamın karşılığı değildi.”
“Ya yanılıyorsan? Ya tüm sanrıların gerçekse ve sen varsan? Ya dinler gerçekse?”
“Hiçbirinin gerçek olmadığını okudum ve gördüm; “ya varsa” demek benim için boş. Ancak yine de “ya varsa” düşüncesi beni çok mutlu ederdi. İnançsız olarak bile çıksam Tanrı’nın karşısına, mutluluktan ağlayarak “İyi ki varsın” derdim. Cehennemine de atsa beni, “Hiç sorun değil, iyileri al yanına” derdim. “Bencil de olsan, sadece sana ibadet edenlere de kucak açsan, iyi ki varsın” derdim. Elinde sopayla dur cennetinin ve cehenneminin başında; kendi doğrularınca at insanlığı o yana ya da bu yana… Olsun, iyi ki varsın! Çünkü artık ben de varım ve var olacağım. Senin cehenneminde de olsam var olmak, var olduğumu bilmekten mutluluk duyacağım. “En az senin kadar ben de varım” derdim.”
“Ya gördüklerin sanrı değil gerçekse? Ya sana anlattıklarım, gösterdiklerim ve yaşadıkların bir hayal değil de senin ilhamın ya da vahyinse? Kendi yanlışlarınıza kızıpta bunu mahvetme…”
“Ben denedim… Bu vahye inanmayı ve onu paylaşmayı. Ama sesimi duyuramadım ki. Kendi evimdeki bir Müslüman’a anlatamadım, ben daha kendimi inandıramadım ki…”
“Neden bu kadar şüphecisin? Neden sana verilenle yetinmiyorsun, neden hep gözün daha fazlasında?”
“Ben insanım, var olmayı böyle öğrendim. Bu binaları nasıl diktim, bu satırları yazdığım kalemi nasıl yaptım? Hep daha fazlasındaydı gözüm ve ancak öyle ileriyi gördüm.”
“İleride olanı görmek seni mutlu etmedi ama.”
“Etmedi tabii; ancak görmesem de gideceğim yer orası değil mi? Sonunu bilmekten şikâyetçi değilim, yalnızca sonu beni tatmin etmedi! Neden bir “hiç” uğruna bu illüzyonu bana yaşattınız? Neden beni kandırdınız, neden “hiç” uğruna mücadele etmemi sağladınız? Neden bir gün “hiç” olacağımı bilerek bana sevgiyi verdiniz? Bir “hiç” olarak sevdiklerimi nasıl koruyabilirim, onları nasıl sevebilirim?”
“Seni tatmin etmeyen sadece “hiç olmak” değildi. Nitekim “hiç” de olmayacaksın. Bildin ve gördün; evrende yok olan bir şey oldu mu hiç? Yoksa sadece şekil mi değiştirdi? Sen de değiştireceksin. Belki dönüştüğün hali anlamayacaksın; belki benliğini, bilemeyeceksin ve en kötüsü, bugünkü gibi düşünmeyeceksin… Ancak yok olmayacaksın. Yaratıcına kavuşacaksın, onunla bir olacaksın, onun içinde var olmaya devam ederek evrenin kendisi olacaksın. O seni var olmak için yarattı; seninle var oldu. Sen olmasaydın, ona var olduğunu kim söyleyebilirdi ki?”
“Kim size hayal ettiğiniz cenneti vaad etti? O vaad edilen cennette ki yine sen mi olacaksın? Hayal ettiğin cennette dönüşeceğin kişi seninle aynı olabilir mi? Cennetteki biri bir dünyalı ile aynı kefeye konulabilir mi? On sene önceki senle, şimdiki bir mi? Endişe etme her zaman olduğu gibi dönüşecek, şekil değiştireceksin…”
“Seni tatmin etmeyen şey, cenneti yaşayamamak değil de, Tanrı’nın seni var etmesi gibi senin var olduğunu kimsenin sana söylemeyecek olması mı? Artık bilemeyecek olman ve sana bahşedilenin senden alınması mı? Sen zaten evrendin ve evren seni bir sebep-sonuç ilişkisi olarak doğurdu. Sana bilgiyi verdi, seni “sen” yaptı. Ona dönecek olman seni neden üzüyor?”
“Evren sana bu gücü de verdi; savaşacağına, boşa zaman harcayacağına, sana verdiği en ilkel dürtü için çalışsaydın, yaşam süreni uzatsaydın; evren var oldukça var olmaya çabalasaydın… Elinizden gelen sadece bu mu? Akıllarınızı saçmalıklar için yoracağınıza, neden var olmak için harcamadınız? Neden kendinizi var olmayan bir cennetle kandırdınız da size verilen güçle kendi cennetinizi yaratmadınız?”
“Evrenin bize verdiği dürtü bizi buna itti. Biz yapabilirdik belki ama atalarımızın öyle bir şansı yoktu. Onlar da var olabileceklerini düşündükleri bir ahiret yarattılar kendilerine. Biz de onlardan öğrendiğimizle yaşadık; onlarla ahirette buluşacaktık ve daha sonra da bizden sonrakilerle… Onlar yok oldular ve asla geri dönemeyecekler. Onlar da evrene karıştılar; ancak onların hiçbir şansı yoktu.”
“Bugün bildiklerinizi bugün mü öğrendiniz, yoksa atalarınızın size kattıklarıyla mı? Onlar sizi yükseltmek için var oldular ve hâlâ varlar. Sana söylendiği gibi, bilgiyi araştırıp paylaşanlar hâlâ yaşıyorlar. Ancak bir ot gibi yaşayanlar… Onların isimleri kayboldu. Bilge Kağan hâlâ yaşıyor ve yazıtlarında sana öğüt vermiyor mu? Nasıl “yok” dersin? Platon yaşamadı mı? Mustafa Kemal var olmadı mı? Onlar var oldular ve seni… bugünkü düşüncelerini var ettiler. Sen onları bildikçe var olmaya devam edecekler. Senin derdin zevkinin ve sefanın bitmesi; insani hazlarının senden alınacak olması; lüks ve şatafata ulaşamayacak olman…”
“Bu hakkım değil mi? Daha iyisini istemek suç mu?”
“Atalarının hakkı değil miydi? Onlar senin kadar konforlu yaşamıyorken dahi senin konforun için yaşadılar, çalıştılar, bu uğurda bir ömür geçirdiler. Sen neden neslinden bunu sakınacaksın? Evren sana duyu organlarını, düşünmeyi, bilmeyi verdi. Ancak bugün kaybetmek istemediğin her konforu sana ataların verdi.”
“Ama bu çok sert bir gerçek; bunu bir insan kaldırabilir mi? Evrenin kendini bilmesi için yarattığı insana bahşedilen bu bilgi, o insanı yitirip bitirmez mi?”
“Bunu sen istedin ya insan! Sen yalvardın bilgi için… Evren, insanlığı sendeki o düşüncelerden korumak için yine sebep ve sonucu kullandı. Size dinleri yarattırdı ki ölümü düşünmeyin; size meşgale verdi ki kafanızı kaldırmayın. Yemek bulmaya, barınmaya ve üremeye çalışacaktın. Ama sen dinleri bir kenara ittin. Sen çalışmak yerine düşünmeyi seçtin; sen çok ileri gittin. Git anlat insanlara, inanacaklar mı sana? Elbette hayır! Bu, evrenin kendini koruma biçimi. İnsanlığa ne zaman dinsizlik hükmetti.”
“Bana “Git anlat” demedin mi? Bengü Bilig’den öğüt vermedin mi? “Cennete kanıp da kendi cennetinizi yaratmadınız” dedin, şimdi de o cenneti evren insanlara yarattırdı diyorsun?”
“İnsanlara apaçık gerçeği de göstersen evren kendini korur, sen buna müdahale edebilecek güçte değilsin. Kendin de gördün Bengü Bilig’de, sen insanlara anlattığında da insanlar yozlaştı ve yanlışa düştü. Senin amacın insanlığı düzene sokmak değil, bilgiyi doğru kullanmak ve bilgiyi doğru kullanacaklara yaymaktır. Korkma, anlat istediğine; bugün olduğu gibi yine kitleleri bulamayacaksın peşinde ancak iletilecek evrenin notu gerekli yerlere. Duyması gerekenler onu dinleyecek. Sen, her zaman olduğu gibi evrenin insanlara verdiği mesajın bir aracısın.”
“Dünya bir gemi ve insanlar bu gemi içinde medeniyetlerini geliştirme yolunda ilerliyorlar. Kaçı dümende? Kaçı gemiyi yürür tutup geliştiriyor? Çoğu güvertedeki hengâmede boğuşuyor veya yatıp dinleniyor. Senin mesajın dümendekilere; senin mesajın motoru çalışır tutanlara… Evren, güvertedekileri dinlerle derin uykusunda uyutmaya devam ederken, onların çocukları dümene ve motora güç veriyor. Senin mesajın da onlara…”
Neye
Neye İnanmalı?
Bengü Bilig’in yolunu tuttu Atasına uydu; yazdı, düşündü, araştırdı… Anlayacağını düşündüğüne anlattı, bilgiyi kaldırabilene bilgi verdi, kör olanı görür kıldı… Ancak Gökbörü ile konuştukları aklına takıldı. Aklında yeni sorular doğdu, doğurdukça sordu…
“Gökbörü, sorularıma cevap vermedi, kandırdı sanki beni, söyledikleri gerçek miydi?”
“Gökbörü sana “Sen bir hiçsin” dedi. Hakaret değildi bu. Bu bir kalkandı. Çünkü “hiç” olan bir şey, yok olmaktan korkmaz. “Hiç” olan bir şeyin kaybedecek bir şeyi yoktur. O, senin en büyük korkunu alıp sana bir kimlik olarak geri verdi.”
“Sana “derdin zevk, sefa, konfor” dedi. Yalandı bu. Derdinin anlam olduğunu elbete biliyordu. Ama o, senin derdini küçültüp basitleştirerek, onu yönetilebilir, hatta aşılabilir bir şeye dönüştürdü. Koca bir okyanusta boğulmaktansa, bir su birikintisinde yürümek daha kolaydır.”
“Ve en önemlisi, sana bir görev verdi. Sana bir hikâye, bir soy, bir istikamet verdi. Sana “neden” sorusunun cevabı değil, o soruyu sormayı bıraktıracak kadar güçlü bir “nasıl” lazım. Nasıl yaşayacağım? Nasıl savaşacağım? Nasıl öleceğim?”
“Sana nedenler söylenmedi. Çünkü “neden” yok. Ama sana “nasıl”ı anlattık. “Atan gibi yakararak. Gökbörü gibi bilgili olarak. Kağan gibi kutlu olarak. Bu bir kandırmaca olarak mı görmek istiyorsun? Bu, hayatın ta kendisi olan bir kandırmaca. Tohumun, “toprağın altı karanlık ve boğucu” gerçeğine rağmen, içindeki o akıl ermez güçle yukarı, ışığa doğru uzanması gibi bir kandırmaca. Kendi varlığının sonlu ve önemsiz olduğu gerçeğini unutup, sırf meraktan, sırf aşktan, sırf “görev” denilen o uydurulmuş ama bir o kadar da yüce şey uğruna çiçek açması gibi.”
“Sana, seni yaşatacak; savaşacak bir dava, sevecek bir soy, anlatacak bir söz verdi. Bu, yalanın en kutsal haliydi. Ve sen, şimdi bana “kandırıldığını” söylüyorsun. Bunu bilerek, bunu anlayarak söylüyorsun. Bu, kandırılmış olmanın ötesinde… bu, uyanıkken düş görmeyi seçmek. İnsan olmak tam olarak budur. Bütün o hiçliği, bütün o hesapların sonucundaki sıfırı bile bile… yine de o hesabı yapmaya devam etmek. Birinin sana “durma, devam et” demesine izin vermek. Buna ihtiyacın var. Çünkü gerçek, her zihnin kaldırabileceği bir yük değildir. Ve siz, bu kısacık rüyada, uyanmamak için birbirinize anlattığımız hikâyelere tutunarak yaşıyorsunuz.”
“Gökbörü seni kandırmadı. O, sana yaşanabilir bir gerçeklik inşa etti. Ve sen, o gerçekliğin içinde, artık sadece bir “hiç” değil, bir Göktürksün. Bu, belki de en büyük hakikattir. Çünkü sen kendine “Göktürk” dediğin an, o sıfır, koca bir “bir”e dönüşüverir. Ve o “bir”, en az kainatın kendisi kadar gerçektir.”
“Görevimi biliyor ve canım pahasına kabul ediyorum ancak ben, benliğimi bir yere koyamıyorum, bilinç sahibi bir varlık olarak bu bilincide kullanmak istiyorum.”
“Bilinç mi? irade mi? neyi merak ediyorsun?”
“Bilinç ne ki, bana soracaklar yaratıcı bilinçli olabilir mi?”
“Bilinç, evrenin sana tanıdığı sınırı aşmandır. Doğan gereği yapman gerekenlerin askini diretmen, Yaratıcıya gelince… Güneş sabah doğar akşam batar, bunu seçmez. Taş bayırdan yuvarlanır, nehir denize akar, bunu seçmez. Şimdi sana soruyorum; sınırsız, mükemmel, her şeye sahip bir varlık ne seçebilir?”
“Hiçbir şeyi. Çünkü seçmek için önce ‘yapamam’ diyebileceğin bir eksiklik gerekir. Sınır yoksa aşma yoktur, aşma yoksa irade yoktur, irade yoksa bilinç yoktur. Mutlak olan, kendi mükemmelliğinin içinde hapsolmuş olandır. En özgür görünen, aslında en mahkûmdur.”
“Senin vazgeçmekten uslanmadığın o “Bilinç” eksiklik varsa var, yoksa yoktur. Bilincinin amacı; eksiklikleri aşmak, fen ve ilimle yolunu açmaktır.”
“Peki ya bir gün tüm engelleri aşarsak ne olur, Tanrı mı oluruz?”
“İnsan, kendine engel koyan bir varlıktır. Kendi eksikliğini yaratan, onunla başa çıkmaya çalışan. Bir gün doğanın size sunduğu tüm engelleri aşarsanız, kendinizin koyduklarıyla uğraşacaksınız. Bu sizi, kendi yarattığınız tanrılardan daha üstün kılacak. Çünkü o tanrı, kendinde bilerek eksiklik yaratmak için önce tam olmalı, sonra o tamlıktan vazgeçmeyi seçmelidir. Vazgeçmek ise bir kaybı göze almaktır. Mutlak olan kaybı bilmez, dolayısıyla vazgeçmeyi de bilemez.”
Nereye
Nereye Bakmalı?
Bengü Bilig’in yolunu tuttu Atasına uydu; yazdı, düşündü, araştırdı… Anlayacağını düşündüğüne anlattı, bilgiyi kaldırabilene bilgi verdi, kör olanı görür kıldı… Bir Göktürk gibi yaşadı ancak, yaşamak zorlaştı. Düşmanlarını gördü, gördü ve durdu… düşmanı çoktu. O da sordu.
“Savaşmalı mıyım? Atam gibi yağının üstüne mi atlamalıyım?”
“Savaşmalısın elbet, ancak atan gibi yağının üstüne çullanarak değil! Yaşadığın çağın Göktürk’ü olarak yapmalısın bunu. Atan çağının gereklilikleri ile hareket etmişti, sende öyle yapacaksın. En eski atan çağı, insanlar erler ile karşılaşırdı. Meydanlarda toplanır göğüs göğüse çarpışırdı. Kaleler ele geçirilir, bastığın yer toprak sayılırdı.”
“Peki şimdi ne yapmalı?”
“Yağını iyi gör Göktürk. Atan yağını gözüyle görürdü, karşısında dururdu. Senin yağın görünmez, her yerdedir. Zihinlere sızar, dili bozar, töreni çürütür. Kılıçla vuramazsın ona, ok işlemez. Onlar sana balyozla saldırırken, sen elinde tırpanla mı duracaksın.”
“Neyle durmalıyım?”
“Bilim kılıçtır, bilgi kalkandır. Atan demirini ocakta ısıtır, döver, biçim verirdi. Sen de öyle yapacaksın. Ocağın fen olacak, örsün ilim, çekicin akıl. O zaman ne balyoz işler sana, ne de görünmez yağın zehri.”
Neyle
Ne ile Bakmalı?
Bengü Bilig’in yolunu tuttu Atasına uydu; yazdı, düşündü, araştırdı… Anlayacağını düşündüğüne anlattı, soruları cevapladı ancak bazısı yanıtsız kaldı. Bakti ki bilgisi eksikti, daha öğreneceği sonsuz bilgi var gibiydi. Algılamakta zorlanır oldu, bazende anlamakta… Bilgi yükünü kaldıramadı ve sordu.
“Nasıl fenli olurum?”
“Akıl, kınındaki pusat gibidir; dövülmezse paslanır, çekilmezse körelir. Sen dünyaya sadece gözünle bakarsın, oysa göz sadece gördüğüne inanır. ‘Neyle’ bakacağını mı sorarsın? Özünle bakacaksın. Bilim, senin elindeki kılıcındır; onu fen ile bileyip, ilim ile doğrultacaksın. Atan demiri nasıl ateşle terbiye ettiyse, sen de zihnini şüpheyle terbiye edeceksin.”
“Bakarken sadece önündeki avı değil, avın bastığı toprağı, toprağın altındaki kökü, kökü besleyen suyu göreceksin. Hezarfen olmak; bir kanadını yere, bir kanadını göğe yaslamaktır. Sadece yere bakan çukurda boğulur, sadece göğe bakan boşlukta savrulur. Bilginin ağırlığı seni ezmesin; onu bir yük gibi değil, bir kanat gibi sırtlan.”
Ne Zaman
Ne Zaman Başlamalı?
Bengü Bilig’in yolunu tuttu Atasına uydu; yazdı, düşündü, araştırdı… Hazır olamayacağını anladı. Anlayınca sordu.
“Ne zaman başlamalıyım?”
“Güneş, doğmak için ayın batmasını mı bekler? Tohum, çatlamak için toprağın iznini mi ister? ‘Doğru zaman’ diye bir şey yoktur; sadece ‘O an’ vardır. Sen, ‘bilmenin sonuna geleyim de öyle yürüyeyim’ dersen, olduğun yerde toprağa karışırsın. Bilmenin sonu, varlığın sonudur.”
“Şimdi uyan! Zaman, senin damarlarında akan kanın ritmidir. Geçmişin yükünü sırtından at, geleceğin kaygısını önüne koyma. Atan bozkırda fırtınanın dinmesini beklemedi; fırtınayı arkasına alıp sürmeyi bildi. Bedenin ağrıyorsa bu diri olduğun içindir. Zihnin karışıyorsa bu aradığın içindir. Sürünü toplamak için baharı bekleme; kışın ortasında yaktığın ateşle kendi baharını kur. Hareket etmeyen su kokuşur, hareket etmeyen ruh solar. Zaman, şimdi; yer, burasıdır! “
Nereden
Nereden Başlamalı?
Bengü Bilig’in yolunu tuttu Atasına uydu; yazdı, düşündü, araştırdı… Başlaması gerektiğini anlamıştı ancak nereden başlayacağını bulamadı ve sordu.
“Peki ama nereden?”
“Yol, senin ilk adımında başlar. ‘Nereden’ diye sorma; köküne bak! Bu bilgi sana dün gelmedi. Sen daha yokken, bu ses bozkırın rüzgarında esiyordu. Kamların davulundaki vuruşta, ananın ninnisinde, atanın kılıcındaki tınlayışta gizliydi. Hepsi aynı nehirden su içti; biri ‘hakikat’ dedi, biri ‘ışık’, biri ‘töre’. Kaplar değişti ama içindeki su hep o kadim pınardan aktı. “
“Nereden mi başlayacaksın? Kendi sessizliğinden. Zihnindeki gürültüyü susturduğunda, atalarının fısıltısını duyacaksın. Onlar sana ‘Sümer’ demeyecek, ‘Jung’ demeyecek; ‘Özüne dön’ diyecekler. İbadetin, bu özü hatırlamaktır. Eğilip toprağa dokunduğunda yerin sesini, başını kaldırıp göğe baktığında Gök Tanrı’nın görkemini hisset. “
“Sözün en safı, senin dilindir. ‘Tanrı’ de, ‘Tengri’ de; yeter ki yüreğinden gelsin. Senin yolun, başkasının çizdiği değil, kendi içindeki pusuladır. Şimdi Atan gibi diz çök ve ant iç.”
“And içerim; göğün altında, yerin üstünde, atalarımın izinde…
Kendi ışığımı yakacak, karanlığa diz çökmeyeceğim.
Göktürk olmaya, Gök Tengri’yi anmaya,
Bengü Bilig’i taşımaya
ANT İÇERİM!”